01 Temmuz 2008 14:13 · bir fincan kahve
İLK CUMHURBAŞKANIMIZ
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
SARI SAÇLIM MAVİ GÖZLÜM NERDESİN...
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk; Atatürk, cumhuriyet'in ilan edilmesi'nin hemen ardından cumhurbaşkanlığa seçildi. O zaman ki Anayasamız gereği 4 yılda bir yenilenen seçimlerde Atatürk 1927, 1931, 1935 tarihlerinde cumhurbaşkanlığı görevinde bulundu. Atatürk'ün en verimli, en dolu olduğu yıllar Cumhurbaşkanlığı yıllarıdır. Öyle ki Türkiye'nin kalkınma süreci, gelişmesi ve adını duyurması 1923-1935 yılları arasıdır.Kadınlara ve erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934) Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925) Tekkelerin, zâviyelerin ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925) Soyadı Kanunu (21 Haziran 1934) Lâkapların ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934) Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerinin kabulü (1925-1931) Mecellenin kaldırılması (1924-1937) Eğitim ve kültür alanındaki devrimler Öğretimin Birleştirilmesi Yasası (Tevhide-i Tedrisat Kanunu) (3 Mart 1924) Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928) Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932) Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933) Güzel sanatlarda yeniliklerAtatürk'ün cumhurbaşkanlığı döneminde yapmış olduğu bazı yeniliklerdir.Görev Süresi:29 EKİM 1923-10 KASIM 1938
İsmet İnönü Atatürk'ün ölümü üzerine 11 Kasım 1938'de cumhurbaşkanlığına seçildi. Etkin siyasal yaşamdan çekildikten bir yıl sonra cumhurbaşkanı seçilebilmesi, büyük ölçüde Cumhuriyet'le özdeşleşmiş olmasıyla ilgiliydi. Cumhurbaşkanlığının yanı sıra CHP genel başkanlığına da getirildiğinden yönetim üzerinde geniş otorite sahibi oldu. CHP'nin 26 Aralık 1938'de toplanan I. Olağanüstü Kurultay'ında partinin "değişmez genel başkan"ı seçildi. Ayrıca kendisine "Milli Şef" sıfatı verildi.Cumhurbaşkanı seçilmesinden hemen sonra başlayan II. Dünya Savaşı (1939-1945) döneminde İnönü ülkeyi savaştan uzak tutmaya çalıştı. Savaş yıllarındaki ekonomik ve toplumsal sıkıntılar ise, dönemin unutulmayan mirası olarak kaldı. Gene bu dönemde Hasan Ali Yücel'in öncülüğündeki Köy Enstitüleri kuruldu ve geliştirildi.II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından, gerek uluslararası siyasetteki gelişmeler, gerekse ülke içindeki yeni oluşumlar rejimin genel niteliğinde önemli değişiklikleri gündeme getirdi. İsmet İnönü çok partili rejimdeki ilk muhalefet partisi olan Nuri Demirağ başkanlığında kurulan Milli Kalkınma Partisini engelleme girişiminde bulundu. Parti başkanının mallarını kamulaştırdı. 1945 yılında kurulan Milli Kalkınma Partisinden sonra 1946'da kurulan Demokrat Parti ile çetin bir seçim yarışına girdi. 14 Mayıs 1950 genel seçimlerinden sonra CHP iktidarı Demokrat Parti'ye (DP) bırakırken, İsmet İnönü de cumhurbaşkanlığından ayrıldı ve ana muhalefet partisi genel başkanı olarak siyasal rolünü sürdürdü. On yıllık muhalefet döneminde partisinin başında kaldı ve iktidarın zamanla sertleşen siyasal baskılarına karşın, partisini güçlendirdi. 2. Dünya savaşı sonrası... Anadolu’ya giden Sayın İsmet İnönü’ye vatandaştan tepki gelir; ''Siz bizi aç, susuz bıraktınız'' diye. Rahmetli İnönü ise, ''evet ben sizi aç susuz bıraktım ama babasız bırakmadım'' der…Görev Süresi:11 KASIM 1938-22 MAYIS 1950
1924 yılında İş Bankası'nın kurulmasında önemli rol oynadı. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundaki savaşım çabalarında politikacı ve iktisatçı kimliği ile parladı. 1937-1939 yılları arasında Başbakanlık yaptı. Daha sonra siyasî yaşamını İzmir Milletvekili olarak sürdürdü. Partisinin 1950 seçimlerini kazanmasından sonra aynı yıl Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye'nin üçüncü Cumhurbaşkanı seçildi. 10 yıllık Cumhurbaşkanlığı döneminde Adnan Menderes'i başbakan olarak tayin etti. 10 yıl boyunca sürdürdüğü bu görevden 27 Mayıs harekâtı ile 1960 yılında ayrıldı. Yassıada Mahkemesi tarafından idama mahkum edildi. (15 Eylül 1961) Dönemin papasının politik baskılarıyla cezası daha sonra müebbet hapse çevrildi. Yassıada'dan Kayseri bölge cezaevine nakledilen Bayar, 7 Kasım 1964 tarihinde rahatsızlığı nedeniyle serbest bırakıldı. 7 Temmuz 1966'da da dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından, Anayasa'nın 97. maddesinde yazılı sebeplere dayanılarak affedildi.22 Ağustos 1986 tarihinde, 103 yaşında İstanbul'da vefat etti.Görev Süresi:22 MAYIS 1950-27 MAYIS 1960
Tutuklu gazeteci ve öğrencilerin serbest bırakılmasını, yasaklı kapatılmış gazetelerin yeniden açılmasını sağladı. Yeni anayasanın hazırlanması için İstanbul Üniversitesi profesörlerini görevlendirdi. Yeniden demokratik düzene dönülmesinde, yeni askeri darbelerin önlenmesinde ve 1961 Anayasası'nın hazırlanmasında liderlik etti. Üçüncü ordu komutanı Orgeneral Ragıp Gümüş pala'yı genelkurmay başkanı olarak atadı ve iki ay sonra emekli olunca, kendisine Demokrat partilileri bir araya getirmek üzere Adalet Partisi'ni kurma görevini verdi. Komiteci bir albay tarafından yapılan suikast teşebbüsünden yaralı kurtuldu. Kendini silahla vuranı affetti ve darbede rol oynayanları yurt dışı görevlere gönderdi.ABD ile SSCB arasındaki Küba krizinde, batı tarafında Türkiye'nin komünizme karşı koruyuculuk görevini yürüttü. Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı görevlerine aday olmaları için yüksek düzeyli tıp ve mühendislik dalındaki Ankarada'ki akademik şahıslara teklif götürdü ve destek verme önerisinde bulundu. Cumhurbaşkanlığı için kendi adaylığı için ya da başkalarının adaylıklarına karşı hiçbir lobi ve girişimde açık ya da dolaylı şahsi rol almadı. Halk oyuna sunulan ve kabul edilen yeni Anayasa gereğince, 10 Ekim 1961'de yapılan genel seçimlerden sonra oluşturulan yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından konulan adaylığı çoğunluğun desteğini alarak 21 Ekim 1961'de Türkiye'nin dördüncü Cumhurbaşkanı olarak seçildi. İlk Devlet Araştırma Kütüphanesi ve hükümete yol göstericilik görevini yasayla verdiği Türkiye Bilimsel Teknik Araştırma Kurumunu kurdu. İngiltere kraliçesi II. Elizabeth ve ABD başkan yardımcısı Lyndon Johnson'u konuk etti. İngiltere askeri uçaklarının Türk hava sahasını Kuveyt'i tehdit eden Irak'a karşı kullanması için izin çıkardı. Avrupalı liderlerle olan yakın diplomatik ilişkileri sayesinde, Avrupa Birliği 1963 Ankara Anlaşmasını ve bir yıl sonrada Assosiye Üyelik konumuna Türkiye'nin ulaşmasını sağladı. Ekim 1963'de Cumhuriyet'in 40. kuruluş yıldönümü nedeniyle Atatürk, İnönü, Kennedy ve kendisinin konuşmalarını içeren bir kutlama plağı yayınlattı. Cemal Gürsel Türkiye tarihinde ilk kez planlı ekonomiye geçim, Devlet Planlama Teşkilatı ve Devlet İstatistik Enstitüsü kuruluşu, 5 yıllık kalkınma planları, sendikalar, grev ve toplu sözleşme yasalarının çıkarılması, Ortak Pazar üyeliği, SSCB ile iyi ilişkiler kurulması, Kıbrıs'a garantör ülkeler tarafından müdahalesi, Cumhuriyet öncesi Erzurum ve Doğu Anadolu'da işgalcilerle işbirlikçi isyancı azınlıklarca katledilen 250.000 sivil Türk halkının anıtsal temsili konusunda ulusal ve tarihsel önderlik niteliğinde çalışmalar yaptı. Milli İstihbarat Kuruluşu yasası ve düzenlemesi, Milli Güvenlik Kurulu'nun başlangıç ve geliştirilmesi, Türk ordusunun modernizasyonu, İran, Pakistan ile birlikte bölgesel kalkınma organizasyonunun kurulması, Avrupa ve Orta Asya memleketlerini bağlayan mikrodalga radyo iletişim ağı kurulması, Turizm bakanlığının kurulması, Güneydoğu Anadolu'nun kalkınma ve geliştirilmesi planları, Basın Yayın Yüksek okulunun ilk kuruluşu da yine kendisinin Türkiye Cumhuriyetine olan katkılarıdır. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Genelkurmay Başkanı Gen. Rüştü Erdelhun'a verilen hapis cezalarına af getirdi. En büyük önemi iyi eğitilmiş bir gençlik ile, okuyan, çok ve dürüst çalışan bir Türk toplumuna verdi. 1966 yılında başlayan rahatsızlığının sürmesi, yurt dışında tedaviye rağmen ağırlaşarak komaya dönmesi ve görevini engellemesi üzerine, Anayasa uyarınca Cumhurbaşkanlığı görevi sona erdi. 1927 yılında Melahat Hanım'la evlenen ve Muzaffer isimli bir çocuğu olan Cemal Gürsel, 14 Eylül 1966 günü sabah 06:45'de vefat etti. Geriye hiç bir vasiyet ve kendisi ile ilgili dilek bırakmadı. Anıtkabir devrim şehitleri bölümünde toprağa verildi ve sonradan devlet mezarlığına nakledildi.Görev Süresi:27 MAYIS 1960-28 MART 1966
Türkiye'nin beşinci cumhurbaşkanı olan Cevdet Sunay, Trabzon'da doğdu. Babası, alay müftülüklerinde bulunmuş Sabri efendi'dir. Cevdet Sunay Erzurum'da başladığı öğrenimini Kerkük, Edirne ve İstanbul'da sürdürdü. Kuleli Askeri Lisesi'nde okurken 1917'de 1 Dünya Savaşı'nın yarattığı subay gereksinimi dolayısıyla kısa bir eğitimden sonra topçu asteğmeni olarak Filistin Cephesine gönderildi. 1918'de teğmenliğe yükseldi. Aynı yıl Kudüs yakınlarında bir çarpışmada yaralandı ve İngilizlere tutsak düştü. İki yıla yakın Mısır'da tutsak kaldıktan sonra yurda döndü ve Kurtuluş Savaşına katıldı. Antep ve Maraş'ta Fransızlara karşı yürütülen çete savaşlarında görev aldı. Daha sonra Batı cephesi'ne gönderilendi. Kütahya-Eskişehir ve Sakarya savaşlarıyla Büyük Taarruza katıldı. Cevdet Sunay Harbiye mektebini 1926'da yüzbaşı iken bitirdi. 1930'da Harp Akademisini bitirerek kurmay oldu. Çeşitli birlik ve karargahlarda görev yaptıktan sonra 1949'da tuğgeneralliğe yükseldi. 1950'de Genelkurmay Harekatı dairesi başkanlığına atandı. 27 Mayıs 1960'da ordunun yönetime el koymasından sonra Kara kuvvetleri komutanı, Ağustos 1960'da Genelkurmay başkanı oldu. 1966 yılında, bu görevinden ayrılarak Cumhurbaşkanlığı kontenjan senatörlüğüne seçildi. Cemal Gürsel'in rahatsızlığı sebebiyle görevden ayrılması üzerine, 28 Mart 1966'da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye'nin beşinci Cumhurbaşkanı seçildi. Yedi yıllık görev süresini tamamladıktan sonra 1973 yılında Cumhurbaşkanlığı'ndan ayrıldı. 1929 yılında Atıfet Hanım'la evlenen ve üç çocuğu olan Cevdet Sunay 22 Mayıs 1982 gününde vefat etti.Görev Süresi:28 MART 1966-28 MART 1973
1903 yılında İstanbul'da doğdu. 1916 yılında Bahriye Mektebi'ne girdi. 1923 yılında Deniz Harp Okulu'nu, 1933 yılında Deniz Harp Akademisi'ni bitirdi. Deniz Kuvvetleri'nin çeşitli kademelerinde görev aldı. Roma, Berlin ve Stokholm'de Deniz Ataşesi olarak hizmet verdi. 1936'da Montreux Boğazlar Konferansı'na askerî uzman olarak katıldı. 1950 yılında Amiralliğe yükseldi. Oramiralliğe kadar çeşitli rütbelerde komuta görevleri yaptı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı görevinden 1960 yılında emekli olduktan sonra Moskova Büyükelçiliğine atanmıştır. 1968 yılında Cumhuriyet Senatosu Üyesi oldu. 1973 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce Türkiye Cumhuriyeti'nin altıncı Cumhurbaşkanı seçildi. 1980 yılında, yedi yıllık hizmet süresi tamamlandığından Cumhurbaşkanlığı görevinden ayrıldı. 1944 yılında Emel Hanım'la evlenen ve üç çocuğu olan Fahri Korutürk, 12 Ekim 1987 gününde vefat etti. Görev Süresi:6 NİSAN 1973-6 NİSAN 1980
1936 yılında Maltepe Askeri Lisesi'nden, 1938 yılında Topçu Asteğmen rütbesiyle Harp Okulu'ndan, 1940 yılında Topçu Sınıf Okulu'ndan mezun oldu. 1946 yılına kadar çeşitli Topçu Birliklerinde Batarya Takım Komutanı ve Batarya Komutanı olarak görev yaptı. 1946 yılında girdiği Harp Akademisi'ni 1949 yılında bitirerek Kurmay oldu. 1958 - 1959 yıllarında Kore'de görev yaptı.1964 yılına kadar çeşitli Karargah ve Birliklerde görev yaptı.1963 yılında Tuğgeneral, 1966 yılında Tümgeneral, 1970 yılında Korgeneral ve 1974 yılında Orgeneralliğe yükseldi. Tuğgeneral rütbesi ile Kara Kuvvetleri Okullar Dairesi Başkanlığı, Tümgeneral rütbesi ile 58. Er Eğitim Tümen Komutanlığı ve 2. Ordu Kurmay Başkanlığı, Korgeneral rütbesi ile 11. Kolordu Komutanlığı, Kara Kuvvetleri Denetleme Kurulu Başkanlığı ve Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı görevinde bulundu. Orgeneral rütbesinde Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı, Genelkurmay II nci Başkanlığı ve Ege Ordu Komutanlığı yaptı. 5 Eylül 1977 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanlığına, 7 Mart 1978 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı'na atandı.12 Eylül 1980 tarihinde yapılan askeri darbe ile ülke yönetiminin başına geçen Kenan Evren, 9 Kasım 1982 tarihine kadar "Devlet, Milli Güvenlik Konseyi ve Genelkurmay Başkanı", 1 Temmuz 1983 tarihine kadar "Cumhurbaşkanı, Milli Güvenlik Konseyi ve Genelkurmay Başkanı" olarak görev yaptı. 12 Eylül Darbesi ile Türkiye'deki bütün özgürlükler askıya alındı ve 1983'teki seçimlere kadar olan yönetimin liderliğini yaptı. Birçok siyasetçiyi hapse attırdı. Bunlardan en önemli olanları ise Alparslan Türkeş, Bülent Ecevit, Süleyman Demirel gibi ünlü siyasetçilerdir.7 Kasım 1982'de kabul edilen Anayasa ile, Türkiye'nin 7. cumhurbaşkanı oldu. 9 Kasım 1989'da görev süresi doldu ve cumhurbaşkanlığından ayrılarak Marmaris'te resimle ilgilenmeye başladı.1 Temmuz 1983 tarihinde kendi isteği ile Genelkurmay Başkanlığı görevinden emekliye ayrıldı.Görev Süresi:7 KASIM 1982 - 9 KASIM 1989
1927 yılında Malatya'da doğdu. 1950 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi'ni Elektrik Mühendisi olarak bitirdi. 1952 yılında A.B.D'ne giderek ekonomi tahsili gördü. Türkiye'ye döndükten sonra Elektrik İşleri Etüd İdaresi Genel Müdür Yardımcılığı'na atandı. 1961-1962 yıllarında askerlik hizmetini, Milli Savunma Bakanlığı Bilimsel Danışma Kurulu üyesi olarak yaptı ve Devlet Planlama Teşkilatı'nın kurulmasına katkıda bulundu. Bu sırada, Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde ders verdi. Bir süre Başbakanlık Teknik Uzmanlar Kurulu Üyesi olarak çalıştı ve 1967-1971 yıllarında Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı görevini yürüttü. Ekonomik Koordinasyon Kurulu, Para ve Kredi Kurulu, RCD Koordinasyon Kurulu ve AET Koordinasyon Kurulu başkanlıklarında bulundu. 1971-1973 yıllarında Dünya Bankası'nda danışman olarak görev yaptı. Türkiye'ye döndükten sonra çeşitli sınai kuruluşlarında çalıştı ve 1979 yılı sonlarına doğru Başbakanlık Müsteşarı olarak atandı. Aynı dönemde Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı görevini de vekaleten yürüttü. 12 Eylül 1980 müdahalesinden sonra kurulan Hükümete ekonomik işlerden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak atandı. 1982 yılında bu görevinden istifa etti. 1983 yılında Anavatan Partisi'ni kurdu ve aynı yıl yapılan genel seçimlerde partisinin birinci gelmesi üzerine hükûmeti kurmakla görevlendirildi ve böylece Türkiye'nin 19. Başbakanı oldu. 1987 seçimleri sonrasında tekrar hükümet kurdu ve başbakan olarak görev yaptı. 31 Ekim 1989'da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye Cumhuriyeti'nin sekizinci Cumhurbaşkanı olarak seçildi ve 9 Kasım 1989 gününde bu görevine başladı. 31 Ekim 1989'da Anavatan Partisi'nin meclis çoğunluğuyla 8. Cumhurbaşkanı seçilen Turgut Özal 9 Kasım 1989 tarihinde resmi olarak görevine başladı. 17 Nisan 1993 tarihinde koşu bandındayken kalp krizi geçirdiği öne sürülen Turgut Özal, otopsisi yapılmadan Adnan Menderes anıtının karşısında İstanbul'da özel bir anıtta toprağa verilmiştir. Otopsi yapılmadan defnedilmesi Özal'ın ölümünde karanlık noktalar olduğu şüphelerini uyandırmaktadır.17 Nisan 1993 gününde geçirdiği bir rahatsızlık sonucu görevi sırasında vefat etti. 1954'de Semra Hanım'la evlenen Turgut Özal'ın üç çocuğu bulunuyordu. Görev Süresi:9 KASIM 1989 - 17 NİSAN 1993
1 Kasım 1924'te Isparta'nın Atabey ilçesine bağlı İslamköy'de doğdu. İlköğrenimini doğduğu köyde, ortaokul ve liseyi Isparta ve Afyon'da bitirdi. Şubat 1949'da İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi'nden mezun oldu. Aynı yıl Elektrik İşleri Etüd İdaresi'nde göreve başladı. 1948 yılında Nazmiye Hanım'la evlendi. 1954 yılında Barajlar Dairesi Başkanlığı'na, 1955 yılında da Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü'ne atandı. 1962-1964 yıllarında serbest müşavir-mühendis olarak çalıştı. Siyasî yaşamına, 1962 yılında, Adalet Partisi Genel İdare Kurulu üyeliği ile başladı. 28 Kasım 1964'de bu Partiye Genel Başkan seçilmesinin ardından, kurulmasını sağladığı ve Şubat-Ekim 1965 aylarında görev yapan koalisyon hükûmetinde Başbakan Yardımcısı olarak görev aldı. 10 Ekim 1965 genel seçimlerinde Isparta Milletvekili olarak Parlamento'ya girdi ve seçimlerde Adalet Partisi'nin tek başına iktidar olması üzerine Türkiye'nin 12. Başbakanı olarak Hükümeti kurdu. Süleyman Demirel, 4 yıl süren bu Hükümet'ten sonra 1969, 1970, 1975, 1977 ve 1979 yıllarında 5 kez daha hükümet kurdu. 12 Eylül 1980 harekâtı üzerine görevden uzaklaştırıldı ve yedi yıl yasaklı olarak siyaset dışı kaldı. 6 Eylül 1987'de yapılan halk oylaması ile yasaklar kaldırıldı ve 24 Eylül 1987'de, Doğru Yol Partisi Genel Başkanlığı'na seçildi. 29 Kasım 1987'de yapılan genel seçimlerde Isparta Milletvekili olarak yeniden Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne girdi. 20 Ekim 1991'de yapılan genel seçimler sonrasında, Doğru Yol Partisi ile Sosyaldemokrat Halkçı Parti'nin oluşturduğu 49. Hükümet'te Başbakan olarak görev aldı. 16 Mayıs 1993 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye'nin 9. Cumhurbaşkanı olarak seçildi. Görevini 2000 yılında dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı ve kendisi gibi Afyon Lisesi mezunu olan Ahmet Necdet Sezer'e devretti. Cumhurbaşkanlığı görevini tamamladıktan sonra aktif siyaseti bırakmıştır.En çok kullandığı söz ise biraz müsade buyrun düşüneyim anlamını taşıyan Binaenaleyh'dir.Süleyman Demirel'den...*Ben bir gün evimde otururken Çankaya'ya çıkayım diyerek çıkmadım. *Ben altı kere gittiysem yedi kere geldim. *Dün dündür, bugün bugündür.*DYP'yi ben kurdurdum. *Ege bir Yunan gölü değildir. Ege bir Türk gölü de değildir. Binaenaleyh, Ege bir göl değildir. *Gap'ı kimseye gap diye gaptırtmam. *Güniz Sokak'ta Nazmiye ile tavuk besleyecek değiliz. *Memleket meseleleri bir parkta oturarak halledilseydi, çok büyük bir park yaptırır hep beraber içinde otururduk. *Niye biz mi öldürdük? (Başbakanlık kapısında bekleyen bir atı ölmüş ama iki at parası isteyen yaşlı amcaya verdiği cevap)*Türkeş Türk çocuğu, Ecevit halk çocuğu, Erbakan müslüman çocuğu,biz o.......çocuğu muyuz? *Yazın biz Bulgaristan'dan elektrik alıyoruz. Kışın Bulgaristan bize elektrik veriyor. Görev Süresi: 16 MAYIS 1993 - 16 MAYIS
Ahmet Necdet Sezer (13 Eylül 1941, Afyon), Türkiye Cumhuriyeti'nin Anayasa Mahkemesi eski Başkanı ve 10. cumhurbaşkanıdır. Askerliğini Kara Harp Okulu'nda yedek subay olarak yaptı. Dicle Yerköy Hakimlikleri ve Yargıtay Tetkik Hakimliği görevlerinde bulundu.Medeni Hukuk alanında 1977 ve 1978'de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde yüksek lisans öğrenimi yaptı.7 Mart 1983'te Yargıtay üyeliğine seçildi. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi üyesiyken Yargıtay Genel Kurulu'nca belirlenen üç aday arasından cumhurbaşkanı tarafından 27 Eylül 1988'de Anayasa Mahkemesi asil üyeliğine atandı. 6 Ocak 1998'de Anayasa Mahkemesi Başkanı seçildi.5 Mayıs 2000'de, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye'nin onuncu Cumhurbaşkanı olarak seçildi ve 16 Mayıs 2000'de görevine başladı.1964 yılında Semra Hanımla evlenen Ahmet Necdet Sezer üç çocuk babasıdır.Sezer, cumhurbaşkanı olduğunda birçok insan tarafından tanınan birisi değildi. Koalisyon hükümeti ortaklarının birbirleri ile anlaşamamaları ve aralarından birinin (Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz) adaylığında ortak karara varamadıkları için, hepsinin dışında bir aday gündeme gelmiş ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Sezer'i cumhurbaşkanı adayı olarak belirlemişlerdir.Sezer, siyasetten gelen diğer cumhurbaşkanlarından farklı olarak fazla göz önünde olmayı tercih etmeyen bir çizgi izlemektedir.Görev Süresi: 16 MAYIS 2000 - 22 Temmuz 2007
01 Temmuz 2008 14:08 · bir fincan kahve
Türkiye Cumhuriyetinin ilk partisi Halk Fırkasıdır. İlk Başbakanımız İsmet İnönü 6 Mart 1924′te istifa etmiş, yerine; 22 Kasım 1924′te Atatürk’ün çok partili hayata geçiş için kurdurduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, hükümet olmuştur. Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Rauf Orbay, Adnan Adıvar gibi isimlerden oluşan yeni parti kuruluşundan hemen sonra patlak veren Şeyh Sait ayaklanması nedeniyle maalesef uzun ömürlü olamamıştır.
Ali Fuat silahlı gücün yanı sıra o bölgede sosyo ekonomik tedbirlerin de alınması gerektiğini belirtmiş ancak Halk Fırkası daha radikal kararların alınması gerektiğini söyleyip, yönetim de İsmet Paşayı istediklerini belirtmiştir.
Nihayetinde; güvensizlik önergesiyle Ali Fuat Hükümeti düşürülür, Takrir-i Sükun yasası çıkartılır ve İsmet Paşa 1 Kasım 1937′ye kadar Başbakanlık koltuğuna oturur. Takrir-i Sükun yasası hükümetin oligarşik yönetime yönelmesini sağlayan en önemli şey olmuştur.
Bu oligarşi yönetiminden memnun olmayan tek kişi Mustafa Kemal’dir. O özellikle bu dönemde sık sık yurt gezilerine çıkıp halkın yönetime olan bakışını tartmış ve şu kanaate varmıştır: Halk böyle bir siyasetten soğuyor ve içine kapanıyor.
Bu gün Atatürk hakkında “diktatör” yakıştırması yapanlar. Tarihi iyi analiz edebilecek kadar okumamış kimselerdir. Atatürk diktatör değil; aksine hükümete karışmayacak kadar demokrasiye zaman tanıma yanlısı biriydi. Öyle ki İsmet Paşa’nın asker yönünün ağırlığı ve demokrasiden oligarşiye kayış sürecini görüp, bu durumun; halkı yönetim şeklinden soğutmaya başladığına tanıklık edinceye kadar hiçbir müdahalede bulunmamış, ama en çok önem verdiği milletinin memnuniyetsizliğini görünce , müdahale etmek durumunda kalmış ve yaklaşan dünya buhranını da göz önüne alarak 1937 yılında Celal Bayar’ı Başvekilliğe getirmiştir.
Bayar; Rüştü Aras, Şükrü Kaya gibi iyi bir ekiple oligarşinin izlerini silmeye çalışmıştır. Celal Bayar’la ilgili ilginç bir bilgi vereyim. Bayar; dünyada en uzun yaşayan siyasetçidir. 103 yaşında ölmüştür. Eğer Atatürk 103 yaşında ölseydi, 1984 yılında onu kaybedecektik.
Bu durumda bırakın Türkiye’nin, dünyanın kaderinin çok farklı çizileceği kesindir. Bu konuda Churcill de aynı şekilde düşünmüş olacak ki; “Atatürk yaşasaydı 2. Dünya Harbinin çıkması 50 milyon insanın ölmesi geniş bir dünya parçasın harabeye dönmesi felaketine sahip olmazdık” demiştir.
Atatürk’ün ölümünden sonra Cumhurbaşkanı olan İsmet Paşa, ordunun tercihi idi. Kazım Karabekir Cumhurbaşkanlığı seçimine, ordunun müdahale etmesini istememesine rağmen, ufukta görünen 2. Dünya Savaşında, yeni Türkiye Cumhuriyetinin tıpkı 1. Dünya Savaşında olduğu gibi, yanlış ellerce yönetilmesi durumunda çok büyük sorunlarla karşılaşabileceğini düşünerek, ordunun İsmet Paşayı istemesine karşı durmamıştır.
O yüzden de İsmet Paşa’nın rejimi boyunca, askeri yönetim ağır basmış ülkede sıkı yönetim eksik olmamıştır.İsmet Paşa döneminde Türkiye; Atatürk’ün attığı o ilk dev adımları devam ettirememiştir. Zaten İsmet Paşa’da bu durumu kabul etmiş ve “Atatürk bir işte yüzde on başarı şansı görse o işe girişirdi. Ben bir işte yüzde on başarısızlık şansı görsem o işe girmem.” demiştir.
01 Temmuz 2008 14:00 · bir fincan kahve
12 Ocak 1920’de İstanbul’da çalışmalarına başlayacak ve tarihe son Osmanlı Mebusan Meclisi olarak geçecek olan parlamentoyu oluşturan milletvekillerinin bir kısmına, Ankara’da bir eylem planı çerçevesinde çok önemli bir “misak” (yemin)tan söz edilmiştir. Bu misak ileride, Türk Kurtuluş Savaşı’nın siyasi programı ve cumhuriyet Türkiyesi’nin dış politikasının dayandığı temel argümanlarından biri olacaktır.
Bu misak, Erzurum ve Sivas Kongreleri temel alınarak saptanan prensip kararlarını içermekte olup, 1920 yılının ilk günlerinde, tek tek ya da ikisi üçü bir arada Ankara’ya gelen milletvekilleriyle yapılan görüşmeler sırasında saptanıp kaleme alınmış, Heyet-i Temsiliye’nin tüm üyelerine imzalatılmış, heyette yazmanlık ve sözcülük görevi yapmakta olan Trabzon milletvekili: Hüsrev Sami (Gerede) Bey’e teslim edilip, İstanbul’a gönderilmiştir.“Misak-ı Milli” (Ulusal Yemin) olarak bilinen ve tanınan bu metin, 28 Ocak 1920 tarihinde Osmanlı Mebusan Meclisi’nde yapılan bir gizli toplantıda “Ahd-ı Milli Beyannamesi” adı altında kabul edilmiştir. 12 Şubat 1920 tarihinde Mebuslar Meclisi, Edirne Milletvekili Şeref Bey’in önerisi üzerine, Misak-ı Milli’nin bütün dünya parlamentolarına ve basına açıklanmasını kararlaştırmıştır.
Misak-ı Milli’nin Hazırlanışı
Misak-ı Milli, ‘Anadolu İhtilali’ ile ulaşılmak istenen siyasi hedeflere ulaşmada göz önünde bulundurulacak ilkeleri içerdiğinden, “özgürlük bildirgesi” olarak nitelendirilmiş, zaman zaman “Magna Carta”ya benzetilmiş, hatta “Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisiyle” karşılaştırılmıştır..Misak-ı Milli üzerinde bazı tartışmalar süregelmektedir. Bunların en önemli nedeni, metnin, Meclisin açık ya da gizli resmi oturumlarında değil de, grup niteliğindeki özel toplantılarda görüşülmesi, duyulmaması için tutanak tutulmaması ve imzalanan özgün metnin de elde bulunmamasıdır. Bu durum da belgenin mecliste değil de, Felah-ı Vatan grubunda kabul edilmiş olduğu ihtimalini gündeme getirmektedir. Hatta Sir Horace Rumbold’un, “yayınlanmış hiçbir imza listesi yoktur” diyerek, izlenen prosedürün “misakın geçerliliğini kuşkulu kıldığı” iddiası da, söz konusu belgenin gizlilik ilkesiyle görüşülüp kabul edildiğini ve kabul edenlerin deşifre olmaktan çekinmesi olarak değerlendirilebilir.
Mustafa Kemal Ankara’ya gelişinin hemen ardından, şehrin ileri gelenleriyle yaptığı konuşmalarda, Wilson Prensipleri’nin 12. maddesinin Osmanlı Devleti’nin durumu için uygun ve uygulanabilir nitelikte olduğunu belirtir. Bununla birlikte, aynı konuşma içeriğinde Mondros Ateşkesi’nin sakıncalarına ve hükümlerinin İtilaf devletlerince nasıl çiğnendiğine değinmektedir.
Mustafa Kemal, Mebusan Meclisi’nde uygulanmak üzere bir plan hazırlamıştır. Buna göre, mecliste bir Müdafaa-ı Hukuk grubu oluşturulacak ve bu grup meclis açılırken, Mustafa Kemal’i meclis başkanlığına teklif edecekti. Müdafaa-ı Hukuk Grubu mecliste, Heyet-i Temsiliye’nin görüşlerini ve taleplerini savunacaktı. En önemlisi, Misak-ı Milli’yi kabul edecekti. Ancak meclis açılıp çalışmaya başladığında işler, Mustafa Kemal’in planladığı ve Ankara’da kararlaştırıldığı gibi gitmemiştir. Öncelikle, 19 Ocak’ta meclis açıldığında, Müdafaa-ı Hukuk grubu kurulamadı. Bunun yerine, Rauf Bey ve arkadaşlarının liderliğinde, daha dar ve gevşek yapılı bir grup olan: Felah-ı Vatan (Vatanın selameti) grubu kuruldu. Meclis başkanlığına Mustafa Kemal değil, Felah-ı Vatan üyesi bile olmayan Reşat Hikmet, O ölünce de yine dışarıdan Celalettin Arif Bey seçilmiştir. Ayrıca, İstanbul’da kurulan hükümete güven oyu verilmiştir. Oysa Mustafa Kemal Rauf Bey’i, mebusları Ankara’nın siyasetine sokmakla görevlendirmişti. Anlaşılan o ki, Rauf Bey İstanbul’daki havaya uymuş ya da mebuslar tarafından umursanmamıştır.
Mustafa Kemal nutkunda, bu durumu ağır bir şekilde eleştirmektedir:“ Baylar, her görüştüğümüz kişi ya da kişiler, bizimle düşünce görüş birliği yaparak ayrılmışlardır. Ama, Mebuslar Meclisi’nde “Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti Grubu” diye bir grup kurulduğunu işitmedik. Niçin? Evet, niçin? Bugün buna cevap isterim!”
“ Çünkü Baylar, bu grubu kurmayı duyunç borcu, ulus borcu bilme durum ve yeteneğinde bulunan baylar inançsızdırlar… korkaktırlar… bilisizdirler.”
İki Farklı Metin
Osmanlı Mebusan Meclisi’nde kabul ve ilan edilen Misak-ı Milli metninin içeriğiyle, Mustafa Kemal’in Rauf Orbay’a gönderdiği metin arasında birtakım farklılıklar mevcuttur. Ankara’dan gönderilen metin “8” madde olarak düzenlenmişti fakat kabul edilen metin “6” maddedir. Savaş sorumluları hakkında soruşturma açılmasını öngören madde, ilk metinden çıkartılarak bağımsız olarak ele alınmıştır. Ankara metninde “2” ayrı maddede yazılan “mütareke sınırı” ve “Müslüman halkın bölünmezliği” İstanbul’da birleştirilmiştir.Ancak şekil farklılıklarının yanında, Mustafa Kemal ile İsmet İnönü’nün, yabancı devletlerin ekonomik yardımlarından söz edilen maddeye (madde 6), dünya barışını korumak amacıyla kurulan Milletler Cemiyeti’ni destekleyen bir hüküm yazmalarına karşın, İstanbul’da ilan edilen metinde bu kuruluştan hiç söz edilmemiştir.
İki metin arasındaki önemli farklılıklardan birisi de, Ankara’da düzenlenen metinde, Mondros Ateşkes Antlaşması’yla belirlenen “sınırların içinde” yaşayan İslam çoğunluğunun, “ayrılık kabul etmez bir bütün” olduğu vurgulanırken, İstanbul’da bölünmezlik daha da genişletilerek, “mütareke çizgisinin içinde ve dışında” yaşayan Osmanlı-İslam toplulukları (madde 1) için öngörülmüştür.
Misak-ı Milli’nin Kabul Edilişi
Misak-ı Milli Beyannamesi, 17 Şubat 1920 tarihinde, Edirne Milletvekili Mehmet Şeref (Aykut) Bey’in bir önergesinin kabulü ile Mecliste okunmuş, oybirliği ile benimsenmiştir. Ayrıca kabul edilen nihai metin basına dağıtılacak ve dünya parlamentolarına bildirilecekti.
Teklif sahibi Şeref Bey, önergesini şöyle dile getiriyor:
“ Ahd-i Milli’nin bütün dünya parlamentolarına ve memleket matbuatiyle cihan matbuatına tebliğ edilmesini ve tercihan müzakeresini teklif ederim... İntihap dairelerimizden milletimiz bizlere, kendilerini temsil şerefini vererek buraya gönderdiği zaman, ilk vazife olarak, yaşama hakkını ve haysiyetini tebellür ettiren en masum haklarını ziman (teminat) altına alan, mazisinin parlak günlerini istikbal içinde düşünmek hakkı olduğunu gösteren ve bunun için de icabederse, bütün millet fertleri olarak ölmeyi göze alan şu Ahd-ı Milli’yi ilan etmemizi istedi… Biz, maddi, manevi varlığımızın bize temin ettiği hakk-ı sarihi, hakk-ı hayatı istiyoruz. Başka bir şey istemiyoruz. Şimdi okuyacağım peyman-ı millidir. Milletin yeminidir. Türk Milleti ya bu yeminin şartlarını yerine getirecek, ya bu yolda tarihin huzurunda şerefle silinip gidecektir. Fakat esir olmayacağız efendiler”
Şevket Süreyya (Aydemir), meclisin bu vatanperver çıkışı hakkındaki görüşlerini şöyle ifade etmektedir:
“O güne ait zabıt hulasaları incelendiği zaman görülür ki, düşman toplarının önünde ve düşman askerlerinin süngüleri altında olsa da, Milli Meclis, başka günler pek bulamadığı ve kavuşamadığı bir yiğitlikle, o gün casaretli anlarından birini yaşamıştır... O gün Meclisin gösterebildiği bu şahlanış, elbette ki hem padişaha, hem hükümete, hem de işgal kuvvetlerine karşı bir ayaklanmaydı.”
Misak-ı Milli Kararları....
Aşağıda imzası bulunan Osmanlı Meclisi Mebusan üyeleri, devletin ve ulusun geleceğinin adaletli ve sürekli bir barışa kavuşması için göstereceği özverinin en son sınırı olan aşağıdaki ilkelerin hepsinin uygulanabileceğine inandığını ve sözü geçen ilkelerin dışında Osmanlı Saltanat ile toplumunun varlığının olanaksızlığını kabul ve onaylamıştır:
1. Osmanlı Devleti’nin yalnızca Arap çoğunluğu bulunan ve 30 Ekim 1918 tarihli Ateşkes’in imzası sırasında düşman ordularının elinde kalan bölgelerin geleceğini halkın özgürce vereceği oya göre saptamak gerekir. Sözü geçen Ateşkes’in çizdiği sınırlar içinde, dince, soyca ve asılca birlik, birbirlerine karşı saygı ve özveri duygularıyla dolu, gelenekleriyle toplumsal çervelerinde tüm olarak Osmanlı İslam çoğunluğunca oturulan bölgelerin tamamı gerçekten ya da hükmen, hiçbir nedenle ayrılmaz bütündür.
2. Halkı özgür kalır kalmaz anayurdu, kendi istekleriyle katılmış olan Kars, Ardahan ve Batum için gerekirse yine halkoyuna başvurulmasını kabul ederiz.
3. Geleceği Türkiye ile yapılacak barışa bırakılan Batı Trakya’nın hukuksal durumu da özgürce yapılacak halkoyu sonucunda uygun biçimde ortaya konulmalıdır.
4. İslam halifeliğinin merkezi ve Osmanlı Saltanatı’nın başkenti İstanbul ile Marmara denizinin güvenliği her türlü tehlikeden uzak olmalıdır. Bu ilke saklı kalmak koşuluyla Akdeniz ve Karadeniz boğazlarının dünya ticaretine ve ulaşımına açılması hakkında bizimle öbür bütün devletlerin oybirliğiyle verecekleri karar geçerlidir.
5. Yenen devletlerle düşmanları ve bazı ortakları arasında yapılan antlaşmalardaki ilkeler çerçevesinde azınlıkların hakları, çevre ülkelerde bulunan Müslüman halkın da aynı haklardan yararlanmaları koşulu ile tarafımızdan güvence altına alınacaktır.
6. Ulusal ekonomik gelişmemize olanak sağlamak ve daha çağdaş bir düzenli yönetimle işleri yürütmeyi başarabilmek için her devlet gibi bizim de tam bir bağımsızlığa ve özgürlüğe gereksinmemiz vardır. Bu, yaşamamızın ve geleceğimizin temelidir. Bu nedenle siyasal, yargısal parasal gelişmemizi önleyecek sınırlamalara karşıyız. Borçlarımızın ödeme biçimi de bu ilkeye aykırı olamaz.
22 Haziran 2008 09:44 · bir fincan kahve
Gafil, hangi üç asır, hangi asır,
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarih söylememiş bunu,
Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,
Dinleyin sesini doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak.
Yaşanan tarihi gömüp doğru tarihe gidin.
Asya'nın ortasında Oğuz oğulları,
Avrupa' nın Alpler' inde Oğuz runları,
Doğudan çıkan biz, batıda yine biz;
Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz.
Hep insanlar kendini bilseler,
Bilinir o zaman ki hep biriz.
Türk sadece bir milletin adı değil
Türk bütün adamların birliğidir.
Ey birbirine diş bileyen yığınlar!
Ey yığın yığın insan gafletleri!
Yırtılsın gökteki gafletten perde,
Hakikat nerede?
Mustafa Kemal Atatürk
25 Mart 2008 18:00 · bir fincan kahve
· Etiketler
mavi gözlü dev
Malik olduğum bütün nutuk ve hisse senetleriyle Çankaya'daki menkul ve gayrimenkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisi'ne atideki şartlara, terk ve vasiyet ediyorum:
1. Nukut ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.
2. Her seneki gibi nemadan, nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça, yaşadıkları müddetçe, Makbule'ye ayda bin, Afet'e 800, Sabiha Gökçen'e 600, Ülkü'ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile'ye şimdiki yüzer lira verilecektir.
3. Sabiha Gökçen'e bir ev de alınabilecek, ayrıca para verilecektir.
4. Makbule'nin yaşadığı müddetçe Çankaya'da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.
5. İsmet İnönü'nün Çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.
6. Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir.
K.Atatürk
25 Mart 2008 17:58 · bir fincan kahve
Ey Büyük Ata,
Varlığımızın en kutsal temeli olan, Türk İstiklâl ve Cumhuriyetinin sonsuz bekçisiyiz. Bu karar, değişmez irademizin ilk ve son anlatımıdır. İstikbâlde, hiçbir kuvvet bizi yolumuzdan döndürmeyecektir. Bizler, bütün hızımızı senden, ulusal tarihimizden ve ruhumuzdaki sönmez inanç ateşinden alıyoruz. Senin kurduğun güçlü temeller üzerinde attığımız her adım sağlam, yaptığımız her atılım bilinçlidir. En kıymetli emanetimiz olan, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti, varlığımızın esası olarak, eğilmez başların, bükülmez kolların, yenilmez Türk evlatlarının elinde sonsuza dek yaşayacak ve nesillerden nesillere devredilecektir. İstiklâl ve Cumhuriyetimize kastedecek düşmanlar, en modern silahlarla donanmış olarak, en kuvvetli ordularla üzerimize saldırsalar dahi, ulusal birliğimizi ve yenilmez Türk gücünün zerresini bile sarsamayacaktır. Çünkü, bu aziz vatanın toprakları üzerinde yetişen azimli ve inançlı Türk gençliği, dökülen temiz kanların ve Cumhuriyet devrimlerimizin aydın ürünleridir. Vatanın ve milletin selameti için her zorluğa iman dolu göğsümüzü germek, gerçek amacımızı olacaktır.
Ey Türk'ün büyük Ata'sı !
İstiklâl ve Cumhuriyetimizi korumak gerektiği zaman, içinde bulunacağımız durumlar ve şartlar ne olursa olsun, kudret ve cesaretimizi damarlarımızdaki asil kandan alarak, bütün engelleri aşıp her güçlüğü yenmek azmindeyiz.
Türk gençliği olarak özgürlüğün, bağımsızlığın, egemenliğin, cumhuriyet ve devrimlerin yılmaz bekçileriyiz. Her zaman, her yerde ve her durumda Atatürk ilkelerinden ayrılmayacağımıza, çağdaş uygarlığa geçmek için bütün zorlukları yeneceğimize, namus ve şeref sözü verir, kendimizi büyük Türk ulusuna adarız.
Türk Gençliği
25 Mart 2008 17:52 · bir fincan kahve
· Etiketler
yaa istiklal ya ölümmmm
Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir.
Cumhuriyeti,ve onun gereklerini yüksek sesle anlatınız.Bunu yüreklere yerleştirmek için elverişli olan hiçbir durumu kaçırmayınız.
Bu memleket tarihte Türktü, halde Türktür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.1923
Ben,Türk ufuklarından bir gün mutlaka bir güneş doğacağına, bunun hararet ve kuvvetinin bizi ısıtacağına, bundan bize bir güç çıkacağına o kadar emindim ki, bunu âdeta gözlerimle görüyordum. 1937
Cumhuriyet ahlak üstünlüğüne dayanan bir ülküdür;Cumhuriyet erdemdir.
Millî egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmağa mahkûmdurlar. 1929
Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalb ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz.1923
Bizce: Türkiye Cumhuriyet anlamınca kadın, bütün Türk tarihinde olduğu gibi bugün de en muhterem mevkide, her şeyin üstünde yüksek ve şerefli bir mevcudiyettir. Memleket dayanışma isteyen bir birliğe muhtaçtır. Alelâde politikacılıkla milleti parçalamak, hıyanettir.1925
Yeni nesil, en büyük cumhuriyetçilik dersini bugünkü öğretmenler topluluğundan ve onların yetiştirecekleri öğretmenlerden alacaktır. 1924
Türk milleti kahramanlıkta olduğu kadar, istidat ve liyakatte de bütün milletlerden üstündür. Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve bağımsızlık fikrinin ölmez âbidesidir. Bu eseri meydana getiren bir milletin evlâdı, bir ordunun Başkumandanı olduğumdan daima mesut ve bahtiyarım. 1927
Hiçbir sözümde milletime karşı geri alma durumunda kalmadım. Onları söylerken bir hayal peşinde koşan gibi, hayal şakıyan bir şair gibi değil, onları söylemekliğim bu milletteki kabiliyet unsurlarını bilmekliğimden idi.1923
Milletimiz çok büyüktür. Hiç korkmayalım. O, esaret ve aşağılığı kabul etmez.1919
Türk milletinin istidadı ve katî kararı medeniyet yolunda, durmadan, yılmadan, ilerlemektedir.
Türk köylüsünü 'Efendi' yerine getirmedikçe memleket ve millet yükselemez İnsaf ve merhamet dilenmekle millet işleri, devlet işleri görülemez; millet ve devlet şeref ve bağımsızlığı temin edilemez.1927
Mesuliyet yükü herşeyden, ölümden de ağırdır.1915
Dünya üzerinde yaşamış ve yaşayan milletler arasında demokrat doğan yegâne millet Türklerdir. 1937
Türk, esaret kabul etmeyen bir millettir. Türk milleti esir olmamıştır. Ben gerektiği zaman en büyük hediyem olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim.1937
Dolayısıyla ya istiklâl, ya ölüm! 1920.
25 Mart 2008 17:51 · bir fincan kahve
· Etiketler
karanlık gecenin güneşi
HAPI YUTARDI
Atatürk Galatasaray Lisesi'nde öğrencilerden birine sordu:
-Nil olmasaydı, Mısır ne olurdu?
Öğrenci,çabuk yanıt vermek için boş bulunup:
-Hapı yutardı...dedi.
Bu yanıt Atatürk'ün hoşuna gitti.Öğrenciye on numara verdi.
YURDUMUN TOPRAĞI TEMİZDİR
Kral Edvard İstanbul'a geldiği zaman,yatından bir motora binerek Dolmabahçe Sarayına yanaştı.
Atatürk rıhtımda onu bekliyordu.Deniz dalgalıydı.Kralın bindiği motor,inip çıkıyordu.
İmparator rıhtıma çıkmak istediği bir sırada,eli yere değerek tozlandı.
O sırada Atatürk elini uzatmış bulunuyordu.
Bunu gören Kral bir mendille elini silmek istediği zaman Atatürk:
-Yurdumun toprağı temizdir,o elinizi kirletmez,diyerek Kralı elinden tutup rıhtıma çıkardı.
DEVRİM BİR ANDA OLUR YA DA OLMAZ
Atatürk yazı devrimini gerçekleştirmişti.
Yaşlı,genç,kadın,erkek tüm yurttaşlar yeni harfleri öğrenmek için gece gündüz kurslara gidiyorlardı.
Devrimi izleyen iki yıl içinde bir buçuk milyon vatandaş okur yazar olmuştu.
yazı devriminin en dikkate değer yanı,Atatürk'ün bu devrimin yerleşmesinde en ufak bir ihmali bile kabul etmemiş olmasıdır.
Örneğin bazı kimseler kendisine:
-Paşam,ilkokulların ilk sınıflarından itibaren yeni harflerle öğretime başlayalım.
O kuşakla birlikte ortaokulu,liseyi ve üniversiteyi izletelim,diyorlardı.
Atatürk bu görüş ve düşüncelerin hiçbirisine yanaşmadı. -Devrim ya bir anda olur,yada hiç olmaz,dedi.
YAPACAKLARIMDAN SÖZ EDİN
Bir soruşturma dolayısıyla,Atatürk'ün başardığı işlerden Vasıf Çınar söz açmıştı.
Kendisine Sordu:
-Sizin en büyük eseriniz hangisidir?
Atatürk'ün kısa cevabı şu olmuştu:
-Benim yaptığım işler,biri ötekine bağlı gerekli olan işlerdir.Fakat,bana yaptıklarımdan değil,
Yapacaklarımdan söz edin.
BAŞÖĞRETMEN ATATÜRK
Yazı devriminden sonra(1928),Atatürk'ün kara tahta başındaki resmi görülünce,O'na "başöğretmen" denilmeye başlanmıştı.
Aslında,adlandırmada geç kalınmıştı.
Kurtuluş Savaşı'ndan hemen sonra,bir İstanbul gazetecisi kendisine şöyle bir soru yöneltmişti:
-Yurdu kurtardınız.Şimdi ne yapmak istrerdiniz?
Hiç duraklamadan şu cevabı vermişti:
-Milli Eğitim Bakanı olarak Türk Kültürünü Yükseltmeye çalışmak,en büyük amacımdır.
Ondan sonra Atatürk nerede görünse,mutlaka orada bir okula girer,öğretmen ve öğrencilerle konuşurdu.
Birgün Atatürk'ün yolu köy okuluna düştü.Tek sınıflı okulda bir genç öğretmen ders veriyordu.
Atatürk sınıfa girince,öğretmen kürsüsünü terk etti.
Atatürk:
-Hayır,yerinizde oturunuz ve dersinize devam ediniz,dedi.Eğer izin verirseniz,bizde sizden faydalanmak isteriz.Sınıfa girdiği zaman,Cumhurbaşkanı bile öğretmenden sonra gelir.
25 Mart 2008 17:49 · bir fincan kahve
· Etiketler
atamm
DIŞ BASINDAN ATATÜRK
Çağımızın en büyük liderlerinden biriydi.Türkiye'nin,dünyanın en ileri ülkeleri arasında hakettiği yeri almasını sağlamıştır.
General Mc.Artur (A.B.D 1938)
Atatürk,yalnız Türkiye'nin değil bütün Doğu'nun Ata'sı idi.
Altes Veli Han(Afganistan,1938)
Atatürk,kişilik ve yeteneğin dev gibi bir simgesiydi.
National Tidense Gazetesi(Danimarka,1938)
Çökmüş bir ülkeye geçmişin tarihsel değerini geri veren Atatürk olmuştur.
Massagero Gazetesi (İtalya 1938)
Atatürk,tarihte ülkesinin en büyük adamlarından biri olarak kalacaktır.
Le Morgen Bladet Gazetesi
Atatürk Türkiye'yi utanma ve çöküntüye uğramaktan kurtardı.
Gazete Polka(Polonya 1938)
Atatürk'ün ölümü yalnız Türk Ulusu için değil,O'nun örneğine çok muhtaç olan bütün doğu ulusları için de büyük kayıptır.
Eleyyam Gazetesi(Suriye 1938)
Atatürk'ün ölümü gerek Türkiye için gerekse bütün dostları için derinliği ölçülmez bir kayıptır.
İzvestia Gazetesi(Rusya)
İÇ BASINDAN ATATÜRK
Eşsiz Kahraman Atatürk,vatan sana minnettardır.
İsmet İnönü Cumhurbaşkanı
Çoktan, pek çoktan beri bu millet bir oğlunun kişiliğinde böylesine kendini bulmamıştı.
Yahya Kemal Beyatlı
Atatürk düşünceleriyle bitmeyen insandır.
Orhan Seyfi Orhon
Gerçeğe giden bütün yollar O'nda birleşiyor.O'nda tamamlanıyoruz.O'na sırtını çeviren çeviren düşünce bizden değildir.
Cahit Tanrıyol
Atatürk,dinamik bir ruha sahiptir.O'na tutunan insan olduğu yerde kalmaz. Atatürk,geliştirici ve genişletici bir düşünceye sahiptir.O'nun arkasından gidenler geride kalmaz.
Cemal Gürsel
O'na "Ordu yok"dediler "Yapılır"dedi;"para yok"dediler."Bulunur"dedi;"Düşman çok"dediler, "yenilir!" dedi ve bütün dedikleri oldu.
İ.Habib Sevük
25 Mart 2008 17:47 · bir fincan kahve
· Etiketler
okurken yaşayalım o günleri
Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyet'ini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur.
Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir.
İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır.
Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetln imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin!
Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir.
İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.
Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dagıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.
Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hiyanet içinde bulunabilirler.
Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler.
Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır!
Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!
K. ATATÜRK 20 Ekim 1927.